Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn… Her biri hayatımızda ayrı bir soruya verilen yanıtları doğurur.
O ilk nefesle birlikte dünyadan alacaklarımız başlar. İlk nefesin ardından gelen emme dürtüsüyle, yaşamımızı sürdürebilmek için zaruri olan her ihtiyacı ağlayarak talep etmeye başlarız.
Ay ve Venüs, Boğa burcunun ortak yöneticileridir. Ay Boğa burcunda yücelir, Venüs ise burcu yönetir. Boğa burcu dünya ile bağlantımızı ve temel ihtiyaçlarımızı anlatır. Bu ihtiyaçlar aynı zamanda bizi kendiliğinden talepkar hale getirir. Çünkü Boğa emin olmak ve güvencedir. Yokluğunda hayatta kalmakta zorlanacağımız şeyler, talepkar olma mecburiyetini de beraberinde getirir.
İçine doğduğumuz dünyayı, ülkeyi ve aileyi biz seçmedik. Astrolojide Ay, seçemediklerimizi anlatır. Doğumu ve ölümü seçemiyoruz. Ölümü seçemediğimizi çoğumuz kabul ederiz. Peki ya doğum?
Hayatta dualistik olan şeylerin çalışma mekanizması değişmez. Ölümü seçemiyorsan doğumu da seçemezsin. Bu sebeple “Benim çocuğum şu gün mü doğsa, bugün mü doğsa?” çabası boşunadır. Seçim bizim değildir. Ama dediğinizi duyuyorum:) İstisna gibi görünen şeyler bence tartışılabilir, Pluto Oğlak döneminde artan sezaryen doğumlar mesela bu ayrı bir konu olabilir:) Yengeç burcunun karşına geçen bir Pluto dönemi. Konuya dönelim.
İhtiyaçlar meselesi bir çırpıda söylense de arka planda pek kolay lokma sayılmaz. Karnın açken sen sen değilsin, öyle değil mi? Bazıları açlığa biraz daha fazla dayanabilir sadece. Fakat herkes kendi açlık eşiğine ulaştığında karnının açlığından başka bir şey düşünememeye başlar.
Bebek ağlayarak ihtiyacını bildirir. Peki büyüdüğümüzde ağlamanın yerini hangi davranışlar alır? Öfke, susmak, kontrol etmek ya da birine bağımlı hale gelmek de karşılanmasını beklediğimiz ihtiyaçları talep etme biçimleri olabilir mi?
Evet, olabilir. Çünkü Ay ihtiyaçlarımız üzerinden bir savunma da geliştirir. “Ağlamayan çocuğa meme vermezler” şeklinde de sıklıkla kullandığımız bir atasözüdür. Hani ihtiyaçlar noktasında önce bir şey yapmamız gerektiğini adeta bize örtülü bir şekilde dayatır.
Ay bizim duygu alanımızdır da ve her duygu bir sebeple doğar. Sinirleniriz, üzülürüz, korkarız, kaygılanırız, utanırız, kıskanırız, kırılırız, özleriz, huzursuz oluruz, seviniriz ya da rahatlarız. Bu duyguların adları hepimiz için aynıdır fakat hepimiz aynı şeyler karşısında aynı duygunun içine girmeyiz. Seni sinirlendiren şey beni üzebilir. Benim korktuğum bir şey sende yalnızca kısa süreli bir huzursuzluk yaratabilir. Çünkü duyguyu doğuran şey sadece o anda yaşanan şeye karşı verdiğin tepki olmaz çok daha önceye dayanır, birikimlere… O olayın içeride hangi ihtiyaca dokunduğudur önemli olan. Ay çok karmaşık bir gök cismidir arkadaşlar, özellikle Ay’ın arka odalarına doğru ilerlemeye başladığınızda bugün otomatik yaptığınız çoğu davranışın altında 3 yaşınızı, 5 yaşınızı, 8 yaşınızı bulursunuz üstelik orada bulduğunuz, ihtiyacı karşılanmamış bir çocuk olur genelde.(Yaşlar astrolojik bir döneme vurgu yapmıyor)
Birinin geç kalması sana yalnızca gecikme gibi gelirken bir başkasına önemsenmediğini düşündürebilir. Birinin susması sana sakinleşmek için verilmiş bir aralık gibi görünürken başka biri o sessizliğin içinde terk edildiğini hissedebilir. Çünkü olay aynıdır ama düştüğü yer aynı değildir. Yağmur her toprağa aynı yağar ama su, zeminin daha önce çatladığı yerlerde birikir.
İhtiyaçlarımız karşılanarak mı büyüdük, yoksa karşılanmaları için sürekli mücadele etmek zorunda mı kaldık? Ağladığımızda biri geldi mi? Acıktığımızda doyurulduk mu? Korktuğumuzda korunduk mu? Görülmek istediğimizde biri bizi gerçekten gördü mü? Bütün bunlar bugün hangi olay karşısında hangi duygunun içine gireceğimizi belirleyen altyapıyı oluşturur.
Bu sebeple bugünkü bir olayla şimdiki zamanda açılan küçücük bir kapıdan, geçmişte karşılanmamış bütün ihtiyaçlar içeri girer. Tepkinin yaşanan olaydan büyük görünmesinin sebebi de budur. O olayın uyandırdığı eski açlığın tamamına tepki verir.
Ay’ın savunmasını bazen insan dimağı almaz. Çünkü dışarıdan bakıldığında yalnızca davranışı görürüz. Oysa davranış, buz dağının suyun üzerinde kalan kısmıdır. Altında görülme, korunma, ait olma, doyurulma ve güvende kalma ihtiyacı vardır. Karşılanmayan ihtiyaç ortadan kaybolmaz. Kendisine başka bir dil bulur. Bazen öfkeyle konuşur, bazen suskunlukla, bazen kontrol ederek, bazen de birine tutunarak…
Görülme ihtiyacı olan biri, görülmedikçe görünür olmanın türlü yolunu bulur. Çünkü görünür olmak artık onun için yalnızca bir istek olmaktan çıkmış, hayatta kalmanın şartlarından birine dönüşmüştür. Hayatında adeta yemek yemek, su içmek ve barınmak kadar zaruri bir yer tutmaya başlar. Bu ihtiyacı kimi öfkelenerek, kimi susarak, kimi kontrol ederek, kimi de kendisini bir başkasına vazgeçilmez hale getirerek talep eder. Davranışlar değişir fakat arka plandaki ihtiyaç aynı kalır.
Bu yüzden anlam veremediğimiz bir davranışla karşılaştığımızda sorulması gereken asıl soru şudur: Burada karşılanmayan ihtiyaç ne?
Temel ihtiyaçlardaki noksanlık hayatın geri kalanına ciddi ölçüde sirayet eder. Su içmekten, yemek yemekten ve barınmaktan bahsediyorum. Ya da kişi için bunlar kadar elzem hale gelen bir ihtiyaçtan. Bu sebeple haritalarımızda Ay’ın zorlayıcı açılar altında olması, kişinin doğrudan yaşam koşullarıyla ilgili bir zorluğu anlatır. Bu zorluk zamanla bütün hayata yayılan ve derinlere inen bir soruna dönüşebilir.
Ay ne kadar seçemediklerimizse Güneş bir o kadar bilinçli yönelimlerimizdir. Ay haritanın karanlık, Güneş ise aydınlık tarafıdır.
Ay’ın zorlayıcı açılar altında olduğu haritalarda Güneş’in Ay’a temas etmesi bu sebeple önemlidir. Bilinçli bir yönelim, zor ya da kolay bir yoldan, kişiyi saplandığı yaşam koşullarının arasından çekip çıkarmanın bir yolunu bulur. Güneş geçmişte karşılanmayan ihtiyacı ortadan kaldıramaz fakat kişinin hayatını o ihtiyacın geliştirdiği savunmanın yönetmesinin önüne geçebilir. Ay’ın karanlıkta otomatik olarak verdiği tepki, Güneş’in ışığı altında bilinçli bir yönelime dönüşebilir.
İçine doğduğumuz koşulları biz belirlememiş olabiliriz. Fakat bir noktadan sonra o koşulların içimizde oluşturduğu savunmalarla ne yapacağımız, kim olacağımızın en önemli parçalarından birine dönüşür.
Sahi, insan büyüdüğünde gerçekten ihtiyacını mı talep eder, yoksa o ihtiyaç ilk kez karşılanmadığında geliştirdiği savunmayı mı tekrarlar?



İhtiyaçları karşılanmadığı zaman çocukluğunda ki tepkiyi verir fakat yetişkinlikte istemsiz bu tepkiyi verirken aslında bu duruma da alışık olduğu için hayatına kaldığı yerden devam eder takılı kalmaz o tepkiye de halk arasında söylenen bir söz vardır “alışmışlık kudurmuşluktan beterdir diye …” insanoğlu alışabiliyor fakat bunun dezavantajı bunu normal kabul etmesi ve ihtiyaçlarını duyamaması başkasının ihtiyaçlarını da görmemesi olabiliyor..Emeklerinize sağlık hocam🙏🫂