Bir Kasaba: Roseto
1950’lerin ortalarında Amerika Birleşik Devletleri’nin Pennsylvania eyaletindeki Roseto kasabası, doktorların dikkatini çeken sıra dışı bir sağlık tablosuyla gündeme geldi. Büyük bölümü İtalyan göçmenlerden oluşan kasabada kalp krizine bağlı ölüm oranı, çevredeki yerleşimlerin yarısından daha düşüktü. 1955–1961 yılları arasında 47 yaşın altında neredeyse hiç kimsenin kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetmediği görüldü.
Araştırmacılar önce beslenmeye, genetik özelliklere, çalışma koşullarına ve coğrafi konuma baktılar. Fakat Rosetolular sağlıklı sayılabilecek bir hayat sürmüyordu. Yağlı ve yüksek kalorili besinler tüketiyor, şarap içiyor, sigara kullanıyor ve düzenli spor yapmıyorlardı. Erkeklerin bir kısmı taş ocaklarında çalışıyordu. Aynı kökenden gelen fakat başka bölgelerde yaşayan insanlarda benzer bir sağlık tablosuna rastlanmaması genetik ihtimalini de zayıflatıyordu.
Roseto’yu çevresindeki kasabalardan ayıran şey, insanların birbirleriyle kurduğu bağlardı.
Evler birbirine yakındı. Geniş aileler aynı çatı altında veya yürüme mesafesinde yaşıyordu. Kuşaklar birbirinden kopmamıştı. İnsanlar kapı önlerinde konuşuyor, birbirlerini ziyaret ediyor ve sofralarda bir araya geliyordu. Birinin başına gelen şey yalnızca onun meselesi olarak kalmıyordu. Yaşlılar hayatın kıyısına çekilmiyor, çocuklar ve yetişkinlerle aynı sosyal yapının içinde yaşamaya devam ediyordu.
Ekonomik farklılıklar insanların arasındaki mesafeyi büyütmüyordu. Zorlanan kişi yardım isteyebileceği birini aramak zorunda kalmıyordu. Tutunabileceği bağlar günlük hayatın içinde zaten hazır bulunuyordu.
Bugün “Roseto Effect” adıyla anılan hikaye bu işte.
Araştırmacılar kasabadaki düşük kalp krizi ölümleri ile güçlü aile ve topluluk ilişkileri arasında bağlantı kurdular. Yıllar içinde bu toplumsal yapı çözülmeye başladığında Roseto’nun kalp krizine bağlı ölüm oranları da komşu kasaba Bangor’un oranlarına yaklaştı.
Roseto kontrollü bir deney değildi. Yine de aynı topluluk yıllar boyunca izlendiğinde, insanlar arasındaki bağların çözülmesiyle sağlık tablosunun değişmesi önemli bir ilişkiye işaret ediyordu.

Roseto’nun Astrolojik Sembolleri
İkizler ve Yengeç antisyası ile başlayalım.
İkizler hareket eden bilgidir. İnsanlar arasında gidip gelen sözler, selamlaşmalar, kısa ziyaretler, kapı önündeki konuşmalar ve gündelik hayat boyunca birbirimize gönderdiğimiz küçük sinyallerdir. Birinin yüzündeki değişikliği fark etmek, sesindeki tedirginliği duymak, birkaç gündür görünmeyen komşunun kapısını çalmak İkizler’in kurduğu temas ağına dahildir. İnsanın çevresiyle bağını canlı tutan şey çoğu zaman bu küçük temasların sürekliliğidir. İkizler aynı zamanda sinir sistemiyle ilişkilidir. Sinir sistemi çevreden sürekli bilgi toplar. Bulunduğu yerin güvenli olup olmadığını, yanında kimlerin bulunduğunu ve ihtiyaç duyduğunda birine ulaşıp ulaşamayacağını anlamaya çalışır. Bu sebeple her selamlaşma, her tanıdık ses ve her gündelik temas beden için küçük bir işarete dönüşebilir.
Yengeç ise temasın içinde doğan aidiyettir. Aileyi, kökleri, aynı sofranın etrafında toplanmayı ve “Burada bana da yer var” hissini anlatır. İkizler insanlar arasında yolu açarken Yengeç o yolun sonunda bir aidiyet bağı kurar. İnsan sinir sistemi çevresinden sürekli tehdit sinyalleri aldığında beden uzun süre alarm halinde kalabilir. Buna karşılık tanıdık yüzlerin, devam eden ilişkilerin ve ulaşılabilir insanların varlığı, hayatın yükünü tek başına taşımadığına dair başka bir bilgi üretir. Roseto’nun hikâyesinde gündelik temas ile aidiyetin birleşmesi, bedenin yaşadığı yükü hafifleten görünmez bir ağ kurmuştu.
Jüpiter Yengeç burcunda yücelir. Çünkü Jüpiter’in doğasında bir araya getirmek, genişletmek, çoğaltmak ve ortak bir anlamda buluşmak vardır. Yengeç’in koruyan, besleyen ve insanları aynı kökün çevresinde toplayan yapısı, Jüpiter’in birleştirici doğasına uygun bir alan açar.
Yalnızlık yalnızca evde kimsenin bulunmaması anlamına gelmez. İnsan kalabalığın içinde de hayatının hiç kimseye değmediğini hissedebilir. Aidiyet ise yalnızca aynı soyadını taşımakla kurulmaz. İhtiyaç duyduğumuzda ulaşabileceğimiz insanların varlığıyla, tanıdık seslerle, devam eden ilişkilerle ve başımıza gelen şeyin bir başkasının dikkatine girebilmesiyle kurulur.
Bazen insanı koruyan şey kapısını çalabileceği bir evde, sesini tanıyan bir insanda ve kendisine ayrılmış bir sandalyenin bulunduğu sofrada saklıdır. Beden kimin yanında rahatladığımızı, kimin kapısını çalabildiğimizi ve dünyada kendimize ait bir yer bulup bulamadığımızı da hatırlar. Roseto’nun insanlarını koruyan şey, herkesin her zaman mutlu olması değildi. Hiç kimsenin hayatın yükünü bütünüyle tek başına taşımak zorunda kalmamasıydı. Yani düşük stres seviyesi diyebiliriz sanırım.
Boğa ve Akrep aksı, güven ile şüphenin aksıdır. Kortizol, bedenin fiziksel veya zihinsel stres karşısında verdiği “savaş ya da kaç” tepkisi sırasında devreye girer. Bu tanımdan hareketle kortizol hormonunu Akrep sembolizmiyle eşleyebiliriz.
Peki neden Koç yerine Akrep? İkisi de Mars’ın yönetimindedir fakat Koç’un doğasında geri çekilmek yoktur. Koç, elindeki mızrakla daima ileri gider. Başına ne gelirse gelsin yönünü karşısındaki tehdide çevirir. Akrep ise tehdidi önceden sezer. Geri çekilir, saklanır, bekler ve kendisini koruyacağı anı kollar. Çünkü kaçmak da bir hayatta kalma hamlesidir.
Ay Akrep, kişinin kendine kökleneceği güvenli bir alan bulmakta zorlanmasıdır. Kişi en yakınlarının yanında, güvenli olarak işaretlenmiş yerde bile tetikte kalabilir. Güvende olması gereken alanda stres üretmeye devam eder. Ay ise Boğa burcunda yücelir. Stres seviyesinin düştüğü yerde beden gevşer, huzur ve konfor başlar. Boğa burcundaki Ay bazen temel güvence oluşturan ihtiyaçların eksiliğini de anlatır ama konumuz şu an bu değil.
Boğa fiziksel güç, dayanıklılık ve güvenle ilgilidir. Aynı zamanda yaşamsal canlılığı, sağlığı ve mutluluğu anlatan Aslan burcunun antisyasıdır. Akrep ise Boğa’nın karşısında, Aslan’ın kontrantisyasında yer alır. Dolayısıyla stres fiziksel gücü, huzuru, güven duygusunu, yaşamsal canlılığı ve mutluluğu aynı anda aşındırabilir. Bu da “Stres her şeyin başıdır” sözünün astrolojik karşılığıdır.
Birleşmenin en anlamlı hali olan Jüpiter, Venüs’ün dostudur. Venüs insan ilişkilerini, Jüpiter ise bu ilişkilere yüklediğimiz anlamı anlatır. İnsan ilişkilerinin kişinin hayatında anlamlı bir yere oturması bu yüzden iyileştiricidir. Üstelik Venüs ve Jüpiter, Balık burcunda ortaklaşır. Balık, görünmez iplerle birbirimize bağlandığımız alanı anlatır.
Balık burcunun karşısında yıpranma, zihinsel yorgunluk ve hastalıklarla ilişkilendirdiğimiz Başak vardır. İnsanlarla aramızdaki görünmez bağların dengesi bozulduğunda ibre Başak tarafına kaymaya başlar. Bizi beslemesi gereken ilişkiler yük haline gelir, zihin yorulur, beden aşınır ve hastalıklar baş gösterebilir. İnsan, kendisini güvende hissettiği bağların içinde güçlenir. O bağların içinde sürekli şüphe ve stres ürettiğinde ise güvenli alan, bedenin savaşmak zorunda kaldığı yere dönüşür.
Bugün teknolojinin ve dünyanın geldiği noktayı düşündüğümüzde kendi hayatlarımızda giderek küçülüyoruz. Çünkü artık yalnızken, başka bir insanın sesini duymadan vakit geçirebileceğimiz şeylerin sayısı çok fazla. Sabahtan akşama kadar Reels kaydırabiliyor, merak ettiğimiz bir konuyu, eskiden birine sorarak öğreneceğimiz şeyi birkaç saniye içinde bulabiliyoruz. İhtiyacımız olan bilgiye ulaşıyoruz ama o bilgiye ulaşırken kuracağımız teması kaybediyoruz. Teknoloji ihtiyacımızı hızla giderirken insanlarla kurmak zorunda olduğumuz küçük temasları da hayatımızdan çıkarıyor. Böylece kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabildiğimizi düşünüyor, fark etmeden daha yalnız bir hayat kuruyoruz.
Ay ve Satürn arasında doğal bir karşıtlık vardır. Bunlar birbirine düşman iki gezegendir. Bu yüzden “Teknoloji insanı yalnızlaştırır” cümlesi astrolojik sembol dilinde de karşılık bulur. Ay, kendimizi ait ve güvende hissettiğimiz bağları anlatır. Satürn ise teknoloji aracılığıyla bu bağların karşısına mesafe, sınır ve yalnızlık sınavı çıkarır.
Eskiden misafirlikler, bayramlarda aynı sofraya oturmak, apartman komşulukları ve mahalle kültürü insanın çevresinde küçük bir üst aile meydana getiriyordu. Şair burada Jüpiter Yengeç yüceltiyor:) Birinin başına geleni diğeri duyuyor, birkaç gündür görünmeyenin kapısı çalınıyor, yemek kokusu bile insanlar arasında bir haber taşıyordu. İnsan yalnızca kendi evinin içinde yaşamıyordu. Komşusunun, mahallesinin ve geniş ailesinin hayatına da bir yerinden dahil oluyordu.
Bugün iki yüz kişinin yaşadığı bir apartmanda tek bir kişiyi tanımadan yıllarca yaşayabiliyoruz. Aynı asansöre biniyor, aynı kapıdan geçiyor fakat birbirimizin hayatına hiç değmeden evlerimize çekiliyoruz. Bir süre sonra bugün kaybettiğimiz bu bağları, bize çok uzak bir zamana aitmiş gibi “Eskiden komşuluk vardı” diyerek anlatacağız. Hatta şimdiden anlatmaya başladık bile.
İnsan insana lazımdır. Hayatımızda yalnızca konuşabileceğimiz insanlar değil, yanlarında kendimizi bir yere ait hissedebileceğimiz sıcak bağlar da bulunmalıdır. İnsanın her zaman kapısını çalabileceği bir eve, sofrada kendisi için ayrılmış bir yere ihtiyacı vardır. Teknoloji birçok ihtiyacımızı karşılayabilir ama insanın yerini dolduramaz. İnsan insana lazımdır arkadaşlar.


